Üst kattaki odaya yanıma çağırdığımda,
kelimelerimin ardında saklanan şey belliydi.
Odaya girdiğinde,
kapı arkamızdan kapanmadı yalnızca—
dışarının gürültüsü de sustu.
Birbirimize yaklaştık.
Sarılmak,
uzun süredir yarım bırakılmış bir cümleyi
tamamlamak gibiydi;
eksik kalan yerleri
bedenlerimiz hatırladı.
Dudaklarımız buluşup bedenlerimiz yaklaştığında;
zaman yavaşlarken
kalbimin ritmi hızlandı.
Dokunuşlar,
soruyla değil,
rıza veren bir suskunlukla ilerledi.
Omuzlardan aşağıya inen bir sıcaklık,
aramızdaki mesafeyi eritti;
bakışlarımız,
sözcüklerden önce anlaştı.
Nefesin değişti.
Ben de onunla birlikte değiştim.
Gömleğinin içinde kalan mücevherlerini,
bacaklarının arasındaki bal kaseni
açığa vurduğunda;
içimdeki telaş,
yerini dizginlenemez arzulara bıraktı.
Eğildim.
Dünyanın ağırlığı,
bir anlığına başka bir yere taşındı.
Kana kana balından yudumladım.
Dünyanın en güzel kokulu balı,
dudaklarımın arasından dilime akıyor
ve ben iştahla tadıyordum.
Sonra—tam orada—
bedeninin dili konuştu.
Bir dalga gibi geldi;
nefesin kısa kısa kesildi,
parmakların havayı yokladı.
Zaman,
odanın köşelerinde çözüldü.
Gözlerin kapandı;
yüzünden geçen ifade,
teslimiyetle şaşkınlık arasında
asılı kaldı.
Bir doruk değildi yalnızca;
bir bırakış,
bir gevşeme,
bir “sağol canım”dı.
İçinden geçen her şey,
tek bir nefese sığdı.
Sonra yavaşça geri döndü dünya;
kalp atışları yerini buldu.
O anın ardından kalan şey,
bir başarı hissi değil,
dokunmanın kavuşmayı gerçek kıldığı
mutluluktu.