Sen sadece sana yazdıklarımı okudun.
Oysa bilmediğin bir şey vardı:
Sana söyleyemediklerimi,
seni düşüne düşüne içime attım.
Sessizce…
Kimse duymadan.
Kendimden bile saklayarak
yüreğime yazdım.
En çok da bu sustuklarım yordu beni.
Çünkü insan,
söyleyemediği duyguların ağırlığını
başkasına değil,
kendi omuzlarına yükler.
Seninle yaşanmamış bir ömrün
yorgunluğunu taşıyorum.
Ne sana gelebildim,
ne de sana
“gel” diyebildim.
Aramızdaki mesafe
hiçbir zaman kilometrelerle ölçülmedi;
bizim aramızda,
doğruyla istek arasında
sıkışmış bir hayat vardı.
Bu hikâyede en çok kendimle savaştım.
Ve insan,
kendi iç savaşlarından
galip çıkamıyor.
Her gün bir yanım sana yürümek isterken,
öteki yanım
durmam gerektiğini fısıldadı.
Ben ikisinin arasında kaldım;
ne tamamen vazgeçebildim,
ne de cesareti
kendimde bulabildim.
Özdemir Asaf’ın dediği gibi:
“Ve seni benim hayatıma uğratan
kaderin de vardır bir bildiği…”
Evet, vardır.
Belki sen bana kalmak için değil,
neyi göze alamayacağımı
öğretmek için uğradın.
Belki de bazı karşılaşmalar,
kavuşmak için değil;
insanın sınırlarını
tanıması içindir.
Yasaktın bana.
Günahtın,
haramdın…
Ama itiraf ediyorum:
Ben hiçbir günahımı
senin kadar sevmedim.
Hiçbir yanlışı
bu kadar doğru hissetmedim.
İşte tam da bu yüzden
tehlikeliydin.
Çünkü bazı duygular
mutlu etmez;
sadece
yakar.
Bu hikâye
mutlu sonla değil,
doğru olanla
bitmek zorundaydı.
Ve doğru olan,
her zaman insanın
canını en çok acıtan şeydir.
Gitmek gerekiyordu.
Sessizce…
Ardına bakmadan.
Ben gidiyorum.
Seni içimde bırakıyorum.
Herkesin göremeyeceği,
dokunamayacağı
bir yerde.
SUSTUK.