Cuma günü işten çıkmış, arabamı sürerken senden bir mesaj geldi:

 

“Kaçırdın ya :)”

 

Seni aradığımda neyi kaçırdığımı anladım.
Birkaç dakikalık bir fırsatı…
Seninle baş başa kalabileceğim o küçücük anı.
Kokunu duyabileceğim, yüzüne yaklaşıp nefesini hissedebileceğim, belki dudaklarının kenarına kısacık bir dokunuş kondurabileceğim o ihtimali…

 

Kaçırdığım o birkaç dakikanın kayıp hissi
tarifsiz bir şey.

 

Seni yıllarca görmesem bile;
gözlerinin ışıltısını,
gülüşünün kıvrımını,
kokunun içimde bıraktığı izi…
hepsini tek tek hatırlarım.
Unutmam. Unutamam.

 

Ama ne yazık ki…
Bazı şeyleri hiç tanımıyorum.
Sana yaklaşınca sesinin nasıl titreyeceğini,
teninin ilk dokunuşa nasıl karşılık vereceğini,
boynuna sessizce uzandığımda ensendeki tüylerin ürperip ürpermeyeceğini…
bilmiyorum.

 

Ben ellerimi yavaşça sana doğru uzatsam nefesin hızlanır mı?
“Yapma…” derken aslında devam etmemi isteyen o ince çatallanmayı duyar mıyım sesinde?

 

Önce belini kavrasam,
sonra ellerim yavaşça kalçana doğru inse
ve seni kendime doğru çeksem…
o anda bedeninin ne söyleyeceğini bilmiyorum.

 

Kaçırdığım ne kadar çok şey var, değil mi?

 

Ve işte tam bu yüzden…
İnsanın içini yakan soru hep aynı oluyor:

 

Ya kaçırmasaydım…?