Yarım kalan cümlelerin, saklı duyguların ve kalbe dokunan bir hikâyenin sessiz tanığı...

Kategori: Bal Arıma (Page 1 of 3)

Son Mektup

SON MEKTUP
Sevgili Bal Arım,

Kim bilir, belki yanılıyorum.
Ama; seni aramamı, sana yazmamı, karşına çıkmamı artık istemeyişinin nedeni, beni istememen değil;
beni bir şekilde istemeye başlaman gibi geliyor.

Bunun kulağa nasıl geldiğinin farkındayım.
Biraz kendini beğenmiş, biraz fazla yorum gibi duruyor olabilir.
Yine de içimde bu düşünceyi susturamıyorum.

Çünkü senin kadar ben de biliyorum:
Birini istemeye başlamak masum bir duygu değil.
Hayatta bazı dengeleri yerinden oynatır;
atıldığı anda geri dönüşü zor adımlar doğurur.

Ve sen, bu adımların nereye vardığını benden daha iyi biliyorsun.
O yüzden mesafe koyduğunu hissediyorum.
Kaçmak için değil; durmak için.
Kendini, hayatını, başkalarını korumak için.

Bunu anlıyorum.
Uzak duruşunu bir reddediş gibi değil,
bilinçli bir tercih olarak görüyorum.
Ve bu tercihe saygı duyuyorum.

Bazı duygular, yaşanmadıkları hâlde kaybolmaz.
Sadece sessizleşirler.
İnsan onlarla yaşamayı öğrenir.

BEN ÖĞRENİYORUM
Sevgi, bazen kalmak değil, durabilmektir.

Ve ben seni çok seviyorum.

Mim.

Şerefine, Bal Arım.

Bu akşam bizim çocuklarla masamızı kurduk.
Oturduk, içiyoruz.

İlk kadehler kalktı;
herkes alışkanlıkla,
tek ağızdan
“şerefe” dedi.

Ben durdum.
Bir an sustum.
O sessizliğin içinden
kadehimi biraz daha yukarı kaldırdım.

"Bal arıma".

Masada kısa bir duraklama oldu.
Sözler askıda kaldı,
bakışlar bana döndü.

“Bu nereden çıktı?” diye sordular.

Gülümsedim.
Çünkü bazı cümleler
açıklama istemez.

“Bu gece,” dedim,
“alışkanlığa değil,
kalabalığa değil…
ben bal arıma içiyorum.

Çünkü herkes şerefe içer.
Ama insan,
yalnızca gerçekten içinden gelince
birine
şerefini kaldırır.

Şerefine, bal arım.

Özlem

Her an seni daha çok özlüyorum ama
ne senin elinde bir yol var bana gelmeye,
ne de bende sana varmaya.

Özlem, ikimizin ortasında;
adı konmamış bir mesafe gibi duruyor.

Özlemek sorun değil. Kavuşamamak koyuyor.

 

Mutlu yıllar balım.

 

Mutlu yıllar…

Yeni bir yıl başlıyor ama
kalbim seninle
aynı yerden devam ediyor.

Dilerim bu yıl,
gülüşün daha uzun sürsün.

bir dilek hakkım varsa,
adı sensin.

✦ 2026 ✦

 

Sustuk

Sen sadece sana yazdıklarımı okudun.
Oysa bilmediğin bir şey vardı:

Sana söyleyemediklerimi,
seni düşüne düşüne içime attım.
Sessizce…
Kimse duymadan.
Kendimden bile saklayarak
yüreğime yazdım.

En çok da bu sustuklarım yordu beni.

Çünkü insan,
söyleyemediği duyguların ağırlığını
başkasına değil,
kendi omuzlarına yükler.

 

Seninle yaşanmamış bir ömrün
yorgunluğunu taşıyorum.

Ne sana gelebildim,
ne de sana
“gel” diyebildim.

Aramızdaki mesafe
hiçbir zaman kilometrelerle ölçülmedi;
bizim aramızda,
doğruyla istek arasında
sıkışmış bir hayat vardı.

 

Bu hikâyede en çok kendimle savaştım.

Ve insan,
kendi iç savaşlarından
galip çıkamıyor.

Her gün bir yanım sana yürümek isterken,
öteki yanım
durmam gerektiğini fısıldadı.

Ben ikisinin arasında kaldım;
ne tamamen vazgeçebildim,
ne de cesareti
kendimde bulabildim.

 

Özdemir Asaf’ın dediği gibi:

“Ve seni benim hayatıma uğratan
kaderin de vardır bir bildiği…”

Evet, vardır.
Belki sen bana kalmak için değil,
neyi göze alamayacağımı
öğretmek için uğradın.
Belki de bazı karşılaşmalar,
kavuşmak için değil;
insanın sınırlarını
tanıması içindir.

 

Yasaktın bana.
Günahtın,
haramdın…

Ama itiraf ediyorum:

Ben hiçbir günahımı
senin kadar sevmedim.
Hiçbir yanlışı
bu kadar doğru hissetmedim.

İşte tam da bu yüzden
tehlikeliydin.
Çünkü bazı duygular
mutlu etmez;
sadece
yakar.

 

Bu hikâye
mutlu sonla değil,
doğru olanla
bitmek zorundaydı.

Ve doğru olan,
her zaman insanın
canını en çok acıtan şeydir.

Gitmek gerekiyordu.
Sessizce…
Ardına bakmadan.

 

Ben gidiyorum.

Seni içimde bırakıyorum.
Herkesin göremeyeceği,
dokunamayacağı
bir yerde.

SUSTUK.

 

Bir ömre bedel 8 dakika 43 saniye…

Üst kattaki odaya yanıma çağırdığımda,
kelimelerimin ardında saklanan şey belliydi.
Odaya girdiğinde,
kapı arkamızdan kapanmadı yalnızca—
dışarının gürültüsü de sustu.

Birbirimize yaklaştık.
Sarılmak,
uzun süredir yarım bırakılmış bir cümleyi
tamamlamak gibiydi;
eksik kalan yerleri
bedenlerimiz hatırladı.

Dudaklarımız buluşup bedenlerimiz yaklaştığında;
zaman yavaşlarken
kalbimin ritmi hızlandı.

Dokunuşlar,
soruyla değil,
rıza veren bir suskunlukla ilerledi.
Omuzlardan aşağıya inen bir sıcaklık,
aramızdaki mesafeyi eritti;
bakışlarımız,
sözcüklerden önce anlaştı.

Nefesin değişti.
Ben de onunla birlikte değiştim.

Gömleğinin içinde kalan mücevherlerini,
bacaklarının arasındaki bal kaseni
açığa vurduğunda;
içimdeki telaş,
yerini dizginlenemez arzulara bıraktı.

Eğildim.
Dünyanın ağırlığı,
bir anlığına başka bir yere taşındı.

Kana kana balından yudumladım.
Dünyanın en güzel kokulu balı,
dudaklarımın arasından dilime akıyor
ve ben iştahla tadıyordum.

Sonra—tam orada—
bedeninin dili konuştu.

Bir dalga gibi geldi;
nefesin kısa kısa kesildi,
parmakların havayı yokladı.

Zaman,
odanın köşelerinde çözüldü.

Gözlerin kapandı;
yüzünden geçen ifade,
teslimiyetle şaşkınlık arasında
asılı kaldı.

Bir doruk değildi yalnızca;
bir bırakış,
bir gevşeme,
bir “sağol canım”dı.
İçinden geçen her şey,
tek bir nefese sığdı.

Sonra yavaşça geri döndü dünya;
kalp atışları yerini buldu.

O anın ardından kalan şey,
bir başarı hissi değil,
dokunmanın kavuşmayı gerçek kıldığı
mutluluktu.

 

Ama ben seni çok…

Günün içinden geçiyorum,
her şey olması gerektiği gibi görünüyor.
Saatler işliyor, sokaklar kalabalık,
hayat kimseyi beklemiyor.
Ama içimde bir yer,
hep eksik kalıyor.

Adını anmıyorum mesela,
ama her sessizlikte sen varsın.
Bir şarkının ortasında,
bir cümlenin tam sonunda,
durup dururken
aklıma düşüyorsun.

Ben seni çok özlüyorum.

 

« Older posts

© 2026 Bal Arımsın

Theme by Anders NorenUp ↑